İnsan, çoğu zaman farkında olmadan dış dünyanın kendisini beslemesini, onaylamasını ve ayakta tutmasını bekliyor. Sevildiğini hissetmek, kabul görmek, anlaşılmak elbette insani ihtiyaçlar… Ancak hayatın yükünü yalnızca başkalarının tavırlarına bağlamak, insanı zamanla kırılgan ve savunmasız hale getiriyor.
Oysa idrak etmemiz gereken en önemli gerçeklerden biri şu:
Hayatta yaşanan birçok olayın, insanların tavırlarının ve davranışlarının aslında bizimle doğrudan ilgisi yoktur.
Bir insanın öfkesi, sevgisizliği, kırgınlığı ya da uzaklığı çoğu zaman kendi iç dünyasının yansımasıdır. Buna rağmen bizler, başkalarının davranışlarını kendimize mal ederek kendi değerimizi sorgulamaya başlıyoruz. İşte tam da bu noktada insan, kendi içindeki zayıf alanlarla yüzleşmek zorunda kalıyor.
Sarsıldığımızda, kırıldığımızda ya da kendimizden şüphe ettiğimizde dikkat etmemiz gereken şey; bizi tetikleyen olay değil, içimizde tetiklenen alandır.
Çünkü canımızı acıtan yalnızca yaşanan olay değildir. Asıl acıyı oluşturan, o olayın temas ettiği eski inanışlarımızdır. Yetersizlik hissi, değersizlik korkusu, terk edilme endişesi ya da onaylanma ihtiyacı… İnsan bazen geçmişten taşıdığı bu yükleri fark etmeden yaşamına devam eder.
Bu yüzden yapılması gereken; yaşadığımız duygunun kaynağını bulmak ve o alanı onarmaya çalışmaktır. Kendimizi sürekli dış dünyanın verdiği ya da vermediği değerle ölçmek yerine, kendi iç dengemizi kurabilmeyi öğrenmektir.
İnsanlara baktığımızda sürekli kendimize dair bir şey aramaktan vazgeçmek gerekiyor. Çünkü herkesin davranışı, kendi hikâyesinin izlerini taşır.
Belki de gerçek güç;
Başkalarının bizi nasıl gördüğünden çok, bizim kendimizi nasıl gördüğümüzü fark ettiğimiz anda başlıyor.




