Şu sıralar, özellikle de bizim kuşağın ve daha eskilerin çoğu, gençleri, günümüz gençliğini eleştirmeyi, bizim gençlik yıllarımıza güzellemeler dizerek nostalji yapmayı moda haline getirdiler.
İyi gitmeyen şeyler, durumlar, iyi şeyler yapmayan kişiler ya da topluluklar eleştirilebilir elbette; buna hiçbir diyeceğim yok. Eğer o eleştiriyle birlikte bir çözüm de sunuluyorsa ve eleştiri bir karalamaya dönüşmüyorsa, kuşkusuz yararlı olur eleştirilen için. Ama yapılan eleştiri boyutunu aşıp “tü kaka” boyutuna varmışsa, işte ona itiraz etmeliyiz.
Benim bu yazıda sözünü ettiğim, karşı çıkacağım da işte bu yaklaşımlardır. Elbette kendine ve sonraki kuşaklara güzel, aydınlık bir gelecek bırakmak için hayatını adayanlara değildir bu eleştiri yazısı. Onlar, dün olduğu gibi bugün de gençtirler çünkü. Gençlerden kuşkulanmak, onları yerden yere vurmak yerine, onlara güvenip omuz omuza vererek mücadelelerini sürdürüyorlar. Onlar, yürekleriyle hâlâ gençtirler. Beyinleriyle gençtirler. Her yaşta yapılabilecek bir şeyler olduğunu bilebilecek kadar da bilinçli ve dirençlidirler…
Benim sözüm, bir köşede oturup etliye sütlüye karışmayan; kendisinin gençlik çağını romantik güzellemelerle şişiren, yanı sıra günümüz gençliğini beğenmeyip dudak büken, onlara güvenmeyip “tü kaka” diyenleredir…
“Sermayeyi kediye yükleyen müflis, eski defterleri karıştırırmış,” der eskiler. Ne doğru bir söz…
Artık atacak barutu kalmamış, eleğini bir daha kullanmamak üzere duvara asmış, ortadan yiyip kenarda dolaşan birtakım kalemşorlar da anılarını tüketmekle meşguller şu son zamanlarda…
Ne övgüler düzülmüyor ki 60’lı, 70’li yıllar için. Ve hangi yazı, “Hiçbir şeyimiz yoktu ama çok mutluyduk” yalanıyla bitmiyor ki… Hele bunu yazan, geçmişte devrimci mücadele içinde yer alan ya da yer aldığını iddia eden biriyse, onu okuyan genç:
“Be amca/ dayı/ teyze! Madem o kadar mutluydun, ne demeye düzeni, dünyayı değiştirmeye kalkıştın? Ne demeye onca işkenceyi gördün? Ne diye gençliğinin en güzel yıllarını cezaevlerinde geçirdin? Ne diye işinden, gücünden, hayatından oldun?” diye sormaz mı? Sorsa da haklı olmaz mı?
Hiç aç, açıkta ve yoksun insan mutlu olabilir mi?
Evet, elbette gençlik yıllarımızda çok içten dostluklarımız, çok sıkı yoldaşlık bağlarımız, çok güzel birlikteliklerimiz vardı. Hâlâ da sürüyor. Eğer gençlerimizin arasında böyle bir bağın olmadığını gözlemliyorsak, bunun suçlusu da biz değil miyiz? Bizim yaşadığımız acıları yaşamasınlar diye onları altın kafeslere biz tıkmadık mı? Eve, televizyon ve bilgisayar başına biz hapsetmedik mi? Etliye sütlüye karışmamasını, önce kendi canını ve çıkarlarını koruması gerektiğini biz öğütlemedik mi? Onları biz büyütüp yetiştirmedik mi? Onlara ne verdik de ne istiyoruz?
Bizden önceki kuşaklar da aynı şeyleri bizim için söylüyorlardı, çok iyi anımsıyorum. Kendi gençliklerine destanlar düzüp bizi yerden yere vuruyorlardı. Eminim, onlardan öncekiler de onlara aynısını yapıyorlardı…
Ve ben, bizden önceki kuşağın bu öykünmelerini her duyduğumda:
“Bizden niye yakınıyorsunuz ki?” diye soruyordum. “Bizi siz büyütüp yetiştirmediniz mi? Bize bu ortamı siz hazırlamadınız mı? Bize sermaye olarak bu karanlığı ve çürük toplumu siz bırakmadınız mı?”
Eminim, aynı soruyu gençler de bizim kuşağın bu tip kalemşorlarına haklı olarak soruyorlardır:
“Bize ne bıraktınız da onu görmek istiyorsunuz?”
Pek çoğu doğru olmasa da, güzel sözleri de var atalarımızın. Bunlardan biri de, “Ne doğrarsan tabağa, o gelir kaşığına” sözüdür. Tam da geçmiş günlerin güzellemelerini yapanlar için söylenmiş bir söz…
Başkalarını eleştirmeden önce, bir kez olsun aynaya bakmalı insan. Kendini görmeli, sorgulamalı. Kendi gerçeğini görmeli. Kendiyle, kendi hatalarıyla yüzleşmeli önce.
Kendiyle, kendi hatalarıyla yüzleşemeyen biri, hangi hakla başkalarını eleştirebilir ki?
Unutmayalım: Gençlik, gelecektir aynı zamanda. Umuttur. Gençlerine güvenmeyen biri, umudunu da kaybetmiş demektir. Umudun kaybedildiği yerde de beyinsel ölüm gerçekleşmiş, bitkisel yaşama geçilmiştir. Ölüm süreci başlamıştır…
O nedenle, GENÇLERİMİZE GÜVENELİM… Onları yerli yersiz karalamaktan vazgeçelim. Elbette yanlışları olduğunda onları eleştirelim. Ama yapıcı bir dille ve yanlarında durarak. Onlara uzaktan gazel okumaktan vazgeçelim. Çünkü biz istesek de istemesek de geleceği onlar inşa edecekler.
Mehmet Açık




